GÜNCEL POLİTİKA YEREL YÖNETİMLER EKONOMİ SPOR MAGAZİN RÖPORTAJLAR YAZAR CAFE FOTO GALERİ VİDEO GALERİ
Haldun Yerlikaya
YAZARLAR
8 Eylül 2019 Pazar

Yatak odasında kabus!

Her şeyin rutin olduğu bir günde yolcular uçağı doldurmuştu.. Yakıt ikmali yapılmış, bagajlar yerleşmiş, emniyet kemerleri takılmış, motorlar çalışmıştı. Piste doğru ilerleyen uçağın küçük ve buğulu pencerelerinden, uğurlamaya gelenlerin yüzleri artık zar zor seçilebiliyordu..

Kalkış izni alan pilot daha önce küçük uçaklar kullanmıştı.. Sürüş deneyimi vardı fakat ilk kez bu denli büyük bir uçağın kokpiti kendisine yine büyük ümitlerle emanet edilmişti.. Aylardan Kasım’dı. Sisli, yağmurlu ve soğuk bir alacakaranlıkta kendisine bağlanan tüm ümitlerle birlikte gaz koluna asılmış, motorların kulakları yırtan sesi ağızlardan dökülen bismillah kelimeleriyle birleşerek yolcuların sırtlarını karşı koyamayacakları bir güçle koltuklara yaslamıştı. Pistte gereken sürate ulaşılmış, uçağın havalanmasını sağlayacak flaplar açılmıştı..

Daha biraz önce içinde kahve içip sevgililerin son kez birbirini öpüp sarıldığı devasal yapı uçak yükseldikçe küçülürken, ayrılık hissinin diyaframa yaptığı baskıyı hissedenlerle, inilecek yerde kendisini bekleyenlere kavuşmanın mideye vuran sevincini hissedenlerin gözlerinin önünden hep tanıdık silüetler geçiyordu aslında..

Yoktu birbirinden pek de farkları. Onlar eşti, anaydı, babaydı, kardeşti, evlattı, sevgiliydi.. Kimisi kavuşacaktı, kimisi vedalaşmıştı.. Tıpkı tatlı ile tuzluyu karıştırdığındaki gibi bir yavanlık vardı kabinde. Onlar insandı.. Bir vatan dolusu.

Uzun bir yolculuk olacaktı, çok uzun bir yolculuk.. Bilirsiniz uçakların tehlikeye en maruz kaldıkları an, iniş ve kalkış anlarıdır.. Kalkış başarıyla tamamlanmış, gerekli yüksekliğe çıkılmış, rotaya girilmiş ve emniyet kemerleri nihayet çözüldüğünde herkes derin bir nefes almıştı..

Pilot ve yardımcısı kahvelerini yudumlarken böylesine büyük bir uçağı kendisine emanet edenlere minnet duyarken, kazasız belasız ilk kalkışlarını yapabildikleri için ise Allah’a şükrediyorlardı..

Şakalaştılar.. Neşeliydiler, yer ekibine güveniyorlardı, uçak sağlamdı, bakımları düzgün bir şekilde ve eksiksizce yapılmıştı.. Olası hiçbir risk görülmüyordu.

Pilotlardan biri;

-Çok iyiydin! Kutluyorum seni kardeşim, uçağı alnımızın akıyla kaldırdık, bir süre sen kullan, daha sonra ben kontrolü ele alırım. Şimdi uçuş planını gözden geçireceğim!

-Hay hay!

Dedikleri gibi de yaptılar.. Uçağın kalkışında pek bir şey yapmayıp o ana kadar yardımcı pilot gibi duran ve aslında asıl yardımcı pilota sufleler veren asıl pilot, o andan itibaren kontrolü tamamen ele almıştı..

                                                       *     *     *

Okyanusun üzerine vardıklarında kapıldıkları hava akımları ve girdikleri türbülanslar bazı yolcuları korkutsa da, gerekli zamanlarda yaptıkları ikna edici açıklamalarla bir kaosun oluşmasına asla izin vermeyecek kadar da usta birer konuşmacıydılar.

Bazı yolcuların kusmasına sebep olacak kadar sert sarsıntılarda dahi duruşlarını bozmayıp daha en başından çizdikleri rotadan asla ayrılmadılar..Oysa hiç kimsenin bilmediği, hatta kendilerinin bile bilmediği bir gerçek vardı;

”Yanlış rotadaydılar!”

İlginç bir şekilde girdikleri tüm tehlikelere rağmen rotayı kontrol etmek ve değiştirmek hiç akılarına gelmemişti…

İki rota vardı.. Bunlardan ilki çok eski, dümdüz, hedefe tüm tehlikelere rağmen daha kolay ulaşacağı düşünülen ve aslında bugüne kadar onlarca uçağın düşmesine sebep olan bir yoldu.. Garip bir şekilde bu yolu tercih ediyorlardı.. 2. rota belki menzili biraz uzatsa da çok garantiydi.. İkinci yolda fırtınalar, kasırgalar, yıldırımlar, anlamsız denecek kadar kuvvetli hava akımlarının oluşturacağı türbülanslar yaşama ihtimali yoktu.

O halde niçin bu yolu seçiyorlardı?

Güzel konuşuyorlardı, ikna ediciydiler.. Yaşanacak her şeyin izledikleri rotadan değil Allah’ın takdirinden kaynaklandığına, eğer kötü bir şey olacaksa nereden giderlerse gitsinler buna engel olunamayacağına inanıyor ve herkesi buna inandırabiliyorlardı..

İşin çok ilginç bir yanı daha vardı. Eski rotada bazen fırtınalar öylesine güçlü oluyordu ki, hiç istemeseler de yeni ve daha medeni kabul edilen yolu kullanıp, aslında bu yolun daha iyi olduğunu kabul eder gibi davranıp fırtına diner gibi olunca da tekrar eski yolu tercih ediyorlardı!

Bunu neden yapıyorlardı?

Neden birazdan belki de daha güçlü bir tehlikeye yakalanacaklarını bile bile eski yolu tercih ediyorlardı?

Hiç bitmeyeceğini düşündürmeye başlayıp zamanla da adeta kabusa dönen bu yolculuk, hem kendileri hem yolcuları hem de uçağı fena halde hırpalamış, çok yormuştu. Ve olan oldu! Rotayı tamamen kaybettiler!

Üstelik yakıt da bitiyordu!

Artık hedefe çoktan varılmış olması gerektiğini bilen yolcuların homurtuları daha yüksek sesle çıkmaya başlamıştı. Konuşmaları ile eskisinden daha az kişiyi ikna edebiliyorlardı..  Çünkü ne derlerse desinler yolcular varılması gereken hedefi ve saati biliyorlardı ve gerçekleşmeyen buydu!

Artık konuşmak anlamsızdı, vakit dardı. Uçağı yakıtı bitmeden ya da daha güçlü bir fırtınaya yakalatmadan güvenli bir limana indirmeleri şarttı! Yoksa uçak ve yolcularla birlikte kendileri de yere çakılacaktı.

Uçak kırılacak, ”PARÇA PARÇA OLACAKTI”

                                                             *     *     *

Dün gece, gördüğüm kabusun bu kısmında kan ter içinde uyandım.

Her şey o kadar gerçekçiydi ki bir süre gördüklerimin bir kabus olduğuna inanamayıp yatağa oturdum ”Ne yapılabilir bu durumda?” diye düşünmeye başladım. Ve galiba tek mantıklı yolu buldum!

Galiba!..

                                                                *     *     *

Pilot yorgundu, diğeri bayılmıştı. Kendi aralarında daha iyi pilot olduklarını iddia eden fakat söyledikleri ile asla genel bir güven vermeyen, üstelik bu yolculuğu hiç denememiş ve kimse tarafından daha önce hiç denenmemiş kavgacı birkaç yolcu haricinde uçakta ne yazık ki BAŞKA PİLOT YOKTU!

O ana kadar yaptıkları sayısız hatalara rağmen uçak hala havada, yolcular hala canlı ve her şey tek parça halindeydi.. Yapılabilecek en hızlı ve tek mantıklı şey o an o pilotu koltuğundan kaldırmaya çalışmak değil, tam aksine onu motive etmek, yorgunluğunu anlayıp, acımazca eleştirileri bırakıp, uçağı onunla beraber tek parça halinde yere indirmeye çalışmaktı..

Bulmaya çalıştığım diğer tüm çareler hiçbir işe yaramadı, aklıma yatmadı.. Benim bu yolcular arasında güvenebileceğim bir pilot yok! Varsa da o kendini belli etmiyor, arayamam!

Buna zamanım yok!..

Düştü düşecek herkes aynı uçağın içindeyken kimseye ''Sen iyi pilotsun aslında, gel hadi bir de sen dene, bakarsın iyi olur'' diyemem!

Binlerce hatasına, hatta artık bu hatalarla dolu yolculuktan kusacak kadar tiksinmeme rağmen biliyorum ki o usta bir pilot, isterse bu uçağı sağ salim yere indirir!

Sevgi ile, saygı ile, demokrasi ile, adalet ile, hak ile, özgürlük ile, kimseyi ötekileştirmeden, osu busu diyerek her konuşmada kategorize etmeden, sınıflandırmadan, inançları sebebiyle sorgulamadan, Kurucu Lider Ulu Önder Atatürk biliminin, sanatının ve aklının ışığında' 'İKİNCİ ROTADAN SAPMADAN!'' ,''KİMSENİN BURNUNU KANATMADAN!'' bu kadar kısıtlı bir sürede doğru şeyleri yapabilecek tek kişi o!..

Belki yolcular bana kızacak. Kızsın!

Benim derdim ne yolcular, ne kendi canım, ne de pilot.. Benim derdim uçak!

Çünkü bu uçak yere tek parça halinde inmezse, bir daha hiç kimse üzerinde o güzelim ‘‘TÜRKİYE CUMHURİYETİ”yazan pasaportunu cebine koyup uçamayacak!..

(Bu arada ilk uçağı kaldırdıktan sonra bayılan pilot ayılmış. Yeni küçük bir uçak almış kaldırmayı deniyor. Ama rota hala eski rota, tabii ki yere çakılacak! Belki de kamikazedir?..)