GÜNCEL POLİTİKA YEREL YÖNETİMLER EKONOMİ SPOR MAGAZİN RÖPORTAJLAR YAZAR CAFE FOTO GALERİ VİDEO GALERİ
Filiz Ekinci
YAZARLAR
14 Nisan 2021 Çarşamba

Mavi Kaplumbağa’dan Öte Yol Yok!

Bu hafta gazetede bir haber vardı. Bir turizim kentimizde kara kaplumbağası yağlı boya ile maviye boyanıp sosyal medyada paylaşılmış. Konuyla  ilgili olarak da inceleme başlatılmış.
Bir insan, kaplumbağayı neden maviye boyar?
Mavi rengi sevdiği için mi?
Kaplumbağaların mavi renk olmasını hayal edip, nasıl göründüklerini merak ettiği için mi?
Kaplumbağaya istediğini yapacağını düşündüğü için mi?
Kendisi dışında olanları, kendi penceresinden görüp ona şekil verebileceğine inandığı için mi?
Yoksa, kendini bilmez şakacı biri olduğu için mi?
Peki! bu durumda bizler nasıl bakalım olaya?
''Kaplumbağayı öldürmemiş sadece maviye boyamış. Ne var bunda?"
Ya da ''siyaha da boyayabilirdi. Mavi renk güzeldir'' diye düşünüp hoş mu görelim?
Yoksa hiçbirşey olmamış gibi mi yapalım?

***

Yazık ki, olaylar karşısında alacağımız tavır sonradan olacak olayların kaderini belirliyor. Sessiz kalınan her olay yapanları cesaretlendiriyor ve daha kötü olayların olmasının önünü açıyor. Böylece çürümenin kodları toplumun hücrelerine sinsi bir şekilde yerleşiyor. 
Son yıllarda gittikçe artan toplumsal davranışlardaki erezyon gün geçmiyor ki kendini başka bir tuhaf olayla göstermesin. En kötüsü de artık bu olaylar normal karşılanır oldu. 
Yanlışın doğru olarak algılanması yönünde  algı yaratılırken, doğruların da aslında yanlış olduğu algısı yaratılıyor.

Bizler ise yaratılan  algılar karşısında, biraz inanarak,biraz sorgulayarak,biraz kanıksayarak  ve biraz da umursamayarak Aziz Nesin’in ‘’Du Bakali N'Olacek’’ hikayesinde olduğu gibi merakla ''du bakalım ne olacak?'' diyerek bekliyoruz.
Aslında ne olacağını birçoğumuz biliyor. Ancak illaki sonucu görmek istiyoruz. Biz beklerken, sonuç, kadına şiddet, çocuğa şiddet, hayvana şiddet vs. gibi çeşitli olayların gürültüsüyle haber olarak önümüze düşüyor.
Hergün televizyonlarda yayınlanan, kadın programları ile yarışma programları  adeta bu çürümeye ayna tutuyor.
Ailecek, sütçüye, yoğurtçuya kaçanların konu edildiği programlar, toplumsal kültürümüze, örf ve adetlerimize ne kadar uygun?
Yemek bulamayanların gittikçe çoğaldığı bir ortamda ‘’somon balığı’’nın en güzel nasıl pişirileceğine ilişkin yemek tarifleri yapılıyor.
Yarışma programlarında kayınvalideler kendi gelininin kazanması için ötekinin yaptığı yemeğe akla ve vicdana sığmayacak mazeretler bularak yerden yere vurup, burun kıvırıyor. Sanki dünyanın en iyi Gurmesi! Bizler ise tepki göstermek yerine (en güzel tepki seyretmemektir) büyük bir merakla her gün takip ediyoruz.
Artık, filmlerde sadece silahlar patlıyor, kim kimi öldürecek sorusuyla başlayıp birilerinin ölümüyle bitiyor. Eskiden, filmlerdeki kötü adam rolü nedeniyle ‘’Erol TAŞ’’ gerçek hayatta taşlanırdı.
Şimdilerde, ''kötü adamlar'' ne ‘’kötü adam’’ diye taşlanıyor ne de bir ‘’katil’’ olarak görülüyor. Onlar, birer ‘’kahraman’’ oldu, çığlık çığlığa övgüler düzülen…

***

Sözde batıya ait değerlerin toplumda karşılık bulması (klasik müzik, opera, tiyatro, bale, yılbaşı kutlaması, İstanbul Sözleşmesi, güya aile olmayı engelliyordu, aklıma gelenler bunlar) kültürel erezyon olarak görülürken, televizyonlarda hergün yayınlanan bu programların neden olduğu kültürel erezyon fark edilmiyor mu?
Bu programlarla toplumun  nerelere geldiği / götürüldüğü görülmüyor mu?

Görülüyorsa neden hala yayınlanmaya devam ediliyor?
Peki ! bizler neden hala izlemeye devam ediyoruz? 
Kendi kendine bugüne kadar hangi  sorun çözülmüştür ki izleyerek  bu tarz programların kaldırılmasını bekliyoruz.
Çinliler lanet okumak için, "Kahrolsun'' demek yerine ''Dilerim tuhaf zamanlarda yaşarsın'' derlermiş. Bizler o tuhaf zamanlardayız. Hergün başka  tuhaf bir olayla karşılaşmadan gün bitmiyor.

Yoksa bu tuhaf zamanı yaratan bizler miydik ? 
Şarkı sözünde dediği gibi ''Boş vere vere ne hale geldik.''
    Umursamadığımız, 
    Seyirci kaldığımız,
    Kanıksadığımız,
    Sevdiğimiz ya da bizden biri yaptığında görmezden geldiğimiz,
    Bize dokunmayan yüzyıl yaşasın dediğimiz,
    İşimize geleni görüp, gelmeyeni görmediğimiz, için o tuhaf zamanlar gelmiş olabilir mi?

W. Shakespeare’in ‘’Hamlet” adlı oyununda, “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!‘’ dediği gibi ‘’Görmek ya da görmemek bütün mesele bu !’’

Biz görsek de görmesek de gerçek orada duruyor.
Tuhaf zamanların ortasında yolumuzu kaybettik.
Mavi kaplumbağalar caddelerde geziyor. 
Oysa, Mavi kaplumbağadan öte yol yok!
 

Yazarın Diğer Yazıları